* “Şu kitâb-ı kebîr-i âlemin her bir harfi, kendine cirmi kadar delâlet eder...
Fakat Nakkâş-ı Ezelî’nin esmasını bir kasîde kadar tarif eder.”
* Kur’ân-ı Kerim’de Süleyman (as) kıssasında karşılaştığımız hüdhüd,
başından geçen macerayı âyetler ışığında anlatıyor.
Bu âyetlerdeki incelikleri günümüzün ilmî hakikatleri ışığında yorumluyor.
* İnsanlar, kuşların dilini çözebilecek midir?
* Hz. Süleyman’ın (as), hüdhüdü bazı işlerde kullanması, insanlık için nelere işaret ediyor olabilir?
* Bir hüdhüdün dilinden Nakkâş-ı Ezelî...


Muhterem okuyucularım;

Uzun zamandır sınıf arkadaşım birçok kuş; sizinle hasbıhal ederken, Allah'ın (cc) üzerlerinde gösterdiği güzelliklerden küçük bir kısmına tercüman olmaya, Kâinatın Sahibi'ni tanıtmaya çalıştılar. Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen birkaç kuştan biri olarak, ilk benim söz istemem gerekirdi. Belki merak ettiniz, hemen size nerede ve hangi vesileyle benden bahsedildiğini arz edeyim: Yüce Beyan'da Süleyman (as) ile münasebetimiz şu şekilde anlatılmaktadır: "20- Bir de kuşları teftiş etti de: 'Hüdhüdü neden göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?' dedi. 21- Kuvvetli ve geçerli bir mazeret ortaya koymadığı takdirde, onu şiddetli bir şekilde cezalandıracağım yahut boynunu keseceğim. 22- Derken, çok geçmeden hüdhüd geldi: 'Ben' dedi, 'Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe'den önemli ve kesin bir haber getirdim.' 23- Sebe halkını bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm. Kendisine her türlü imkân verilmiş. Onun güçlü bir yönetimi olduğu gibi pek büyük bir tahtı da var. 24- Ne var ki onun da halkının da Allah'ı bırakıp Güneş'e ibadet ettiklerini gördüm. Anlaşılan, şeytan yaptıkları bu kötü işleri kendilerine güzel göstermiş ve onları yoldan çıkarmış, bu yüzden de hak yolu bulamıyorlar. 25- Halbuki göklerde ve yerde gizli olan her şeyi açığa çıkaran, sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bilen Allah'a secde ve ibadet etmeleri gerekmez mi? 26- Halbuki o en geniş hükümranlığın ve o en büyük arşın Rabbi olan Allah'tan başka ilâh yoktur. 27-28 'Bakalım' dedi Süleyman, 'Doğru mu söyledin, yoksa yalancının teki misin, bunu anlayacağız. Sen şimdi şu mektubumu götür, bırak onların yanına, sonra onlardan biraz uzaklaş ve ne yapacaklarını gözle!" (Neml, 20-28)

Kur'an-ı Kerim'in mucizevî ve hikmetli anlatımı karşısında şaşırdınız değil mi? Böyle mukaddes bir kitap, niçin durup dururken kuşlardan bahsetsin ve hem de benim gibi bir kuşu bir peygamber ile muhatap kılsın? Rabb'imizin hikmetsiz iş yapmayacağını baştan kabul ettiğimize göre, bu âyetlerin geleceğe veya hâl-i hazıra ne gibi işaretlerde bulunduğunu anlamaya çalışalım. Dikkat ederseniz, 'anlamaya çalışalım' diyorum. Kesin hükümler, ileride tespit edilebilecek daha doğru bilgilerin önünü kesebileceği gibi, sığ ilmimize fazla güvenmek gibi bir hata yapmamıza da sebep olabilir. Zira her kelimesiyle mucize olan Kur'an-ı Kerim'in yarın daha orijinal bilgi ve keşiflere işaret ettiği anlaşılırsa mahcup olabilirim. Bu yüzden 'kuş mantığı'mı dikkatli kullanmak mecburiyetindeyim.

'Kuş mantığı' deyince aşağıdaki âyetin tefsirlerinden birindeki hususi tabiri zikretmiş oldum: 16- "Süleyman Davud'a vâris oldu ve 'Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi ve daha her şeyden bolca nasip verildi. Gerçekten bunlar âşikâr lütuflardır.' dedi. 17- Günün birinde, Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları toplanmış olup, hepsi birlikte, düzenli olarak kendisi tarafından sevk ediliyordu." (Neml, 16-17)

Bazı tefsirlerde Hz. Süleyman'ın (as) bütün hayvanların dilini bildiği belirtilmesine rağmen, biz kuşlar için konuşma tâbiri yerine 'kuş mantığı' (mantıku't-tayr) tâbirinin kullanılması oldukça dikkat çekicidir. Bu hususta mühim âlimlerinizden merhum Elmalılı, uzun izahlardan sonra 'mantık'ın esas olarak 'nutuk'tan geldiğini, bunun da kuş dili olduğunu, ancak kuş dili dendiğinde sadece ağızdan çıkan seslerin anlaşılmamasını, bununla bütün davranışlarla ifade edilen bir lisanın anlaşılması gerektiğini belirtmektedir. Merhum Elmalılı buradan hareketle; 'Hz. Süleyman'ın (as) kuşların sadece sesleri ve davranışlarıyla ifade ettikleri hislerini anlamakla kalmadığını, o hislerin temelindeki mantığı bildiği de anlaşılıyordu.' demektedir. Sadece Hz. Süleyman’ın (as) değil, bizim de onu anlayıp karşılık verebilecek ve isteklerini yerine getirebilecek bir yapıda yaratılmış olmamız da ayrıca araştırılmaya değer bir husus olarak sizleri beklemektedir.

Benim kuş mantığımla bu ifade ve yorumlardan çıkardığım mânâlara çeşitli zâviyelerden bakılabilir. Birinci olarak; 'uçma' fiilinin çok büyük hassasiyet ve ilim gerektiren bir iş olduğuna dikkat çekilmiştir. Hz. Süleyman'ın (as) uçmamıza vesile olan fizyolojik ve anatomik hususiyetlerle, havanın kaldırma gücü ve uçmaya vesile mekanik prensipler hakkında bilgi sahibi kılındığı anlaşılabilir. İkinci olarak "Her şeyden bolca nasip verildi." ifadesiyle devlette servetin ehemmiyetine işaret edilmiş olabilir. Hz. Süleyman'ın (as) ordusunda insanlarla birlikte kuşların da bulunması, hava kuvvetlerine yani uçakların ehemmiyetine dikkati çekmektedir. Bilhassa keşif ve casusluk gibi faaliyetlerde yüksekten tarassut etmenin (gözetleme) ve hızlı olmanın ne kadar önemli olduğunu bilirsiniz.

Sûrede benimle ilgili kısma gelince; "Kuşları teftiş etti." tabirinden "bir devlet adamının en küçük ferdine varıncaya kadar orduları ve devlete ait bütün müesseseleri teftiş ve tetkik etmesi gerektiğini" anlayabiliriz. Âyetten anlayabildiğim kadarıyla Hz. Süleyman'ın (as) ordusuna baktığında; "Hüdhüdü neden göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?" diyerek, dedemin yokluğunu farketmesi bana enteresan geliyor. Demek ordusunu o kadar iyi tanıyor ki, büyük bir kalabalık içinde kimin olmadığını hemen farkedebiliyor. Belki de Hz. Süleyman'ın (as) niyeti dedemi görmek ve ona bir iş tahvil etmekti, göremeyince de sormuş olabilir. Nitekim âlimlerinizden Taberî ve Beyzâvî'nin naklettiklerine göre, Süleyman (as) Yemen taraflarında San'a'ya yakın ve hoşuna giden bir yerde ordusuyla konaklamış, fakat; su bulamamıştı. Hz. Süleyman (as) Rabb'imizin dedeme bahşettiği su bulma maharetini bildiğinden, belki de su keşfi için dedemi aramış olabilir. 'Böyle bir kabiliyetin var mı?' diye şimdi hepiniz bana yükleneceksiniz. Size "böyle bir kabiliyetim var veya yok" dersem, teklif sırrı bozulur. Lâboratuvarlarınız, araştırma enstitüleriniz, üniversiteleriniz var, oralarda araştırma yapın. Yalnız şunu söyleyeyim ki; su bulmak için önce arazinin yapısına ve tabakaların eğim şekline havadan bakılması gerekmektedir. Fakat bütün kuşlar havadan bakabileceği halde neden dedemin arandığını sorarsanız, demek ki, hususi bir ilim ve kabiliyet de gerekmekteymiş. Nitekim bugün jeologlarınız içinde hususi olarak hidrojeologlar bu işle meşguldür.

Hz. Süleyman'ın (as) dedemi bulamayınca, "Kuvvetli ve geçerli bir mazeret ortaya koymadığı takdirde, onu şiddetli bir şekilde cezalandıracağım yahut boynunu keseceğim." diyerek gazaplanmasını nasıl anladığıma gelince; hayırlı bir iş için bile bulunduğunuz topluluktan ayrılmanız gerekiyorsa, başınızdakinden izin almalısınız. Ayrıca itaatsizliğin ve başıboşluğun diğer askerlerin de ders alması için cezalandırılması gerektiği anlaşılabilir. Bununla beraber haklı bir mazeret varsa, acil durumlarda izin almadan da hareket edilebileceği, komutanın haklı mazeretleri dinlemesi ve adil olması gerektiği hususunda da hüküm çıkarılabilir. "Boynunu kesmek" gibi şiddetli bir cezanın ise, ancak bütün milletin ve devletin aleyhine sırların açıklanması veya seferberlik esnasında askerin kuvve-i mânevîyesinin bozulması durumunda (casusluk, hainlik ve ordudan kaçma gibi) verilebileceğini de düşünebiliriz. Zira başka bir rivayette dedemin aranması, nöbetine gelmeyişi sebebiyledir.

22-26. âyetlerde dedem hüdhüdün savunmasını ve önemli gördüğü hususları devlet reisine aktarmasını görüyoruz. Bu kısımdan da alınabilecek dersler vardır. Her şeyden önce buradan, Hz. Süleyman'ın (as) teb'asına karşı adil olduğunu, dolayısıyla herkesin meselesini rahatça anlatabildiğini anlıyoruz. Dedem hüdhüd de rahat bir şekilde; "Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe'den önemli ve kesin bir haber getirdim." diyebiliyor. Kısaca "Sen devlet reisi de olsan, güç ve kudretin bir yere kadardır, henüz ulaşamadığın yerler hakkında malumatın yoktur. Ben oralarda (Sebe ülkesi) keşif yaptım ve onların durumlarını tahkik ettim, çünkü devlete getirilecek haberlerin çok iyi araştırılması ve şüpheden uzak olması gerekmektedir." imasında bulunuyor. Ayrıca dedem hüdhüd, Hz. Süleyman'ın (as) dikkatini ve heyacanını tahrik için Sebe Melikesi Belkıs'ın zenginliğinden ve tahtının azametinden bahsediyor. Fakat Süleyman (as) bunlara ehemmiyet vermiyor. Ne zaman ki, Hz. Süleyman (as) onların Güneş'e taptıklarını ve sapıklık içinde olduklarını öğreniyor, işte o zaman meseleye eğilmesi gerektiğini gösteriyor. Çünkü peygamberin birinci vazifesi küfür ve sapıklık içindekilere Allah'ın varlığını ve emirlerini tebliğ etmektir. Bununla beraber dedeme hemen itimat etmiyor: "Bakalım, doğru mu söyledin, yoksa yalancının teki misin, bunu anlayacağız." diyor. Dedem henüz töhmet altındadır. Zira dedemin ortada olmamasına bahane olarak birilerini kötüleyebilme ihtimali vardı. Bu yüzden Süleyman (as) dedemin ilk beyanlarına hemen itimat etmiyor. Burada bir haberle büyük bir topluluk hakkında ciddi bir hüküm vermenin mahzurları olabileceğine dikkat çekilmektedir. Buna rağmen Hz. Süleyman (as) dedemi dinliyor ve "Sen şimdi şu mektubumu götür, bırak onların yanına, sonra onlardan biraz uzaklaş ve ne yapacaklarını gözle." diyerek, posta hizmetinde kullanıyor. Fakat bu postacılık güvercinin yaptığı postacılık gibi değildi. Zira Hz. Süleyman (as) dedemden mektubu götürdükten sonra, oradan biraz uzaklaşıp neler olacağını gözlemesini de emrediyor. Hz. Süleyman (as); "Sebe ülkesinin halk ve idarecilerinin kendilerine ulaştırılan mektuptaki emir ve ikazlar karşısında nasıl bir tavır takınacaklarını" merak etmektedir. Çünkü onların tavrına göre "emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker" (iyiliği emredip kötülükten sakındırmak) için kendisine bir strateji belirleyecekti. Buna göre de harp hazırlığı yapacak yahut iyilikle yola gelmeleri için, onlara hediyeler göndermekle işe başlayacaktı. Bu yüzden dedem hüdhüdün dikkatli bir şekilde uzaktan yapacağı bir araştırmaya ve tarassuta değer veriyordu.

Muhterem insanoğlu, ben de daha önce kendisinden bahsetmiş diğer hayvanlar gibi, Rabb'imizin isimlerinin tecellisi olarak üzerimdeki güzellikleri saymak niyetindeydim. Fakat Kur'an-ı Kerim'de benden hususi olarak bahsedilince mecburen bu konudaki yorumlarımı belirtmek istedim. Muhakkak ki, Kur'an-ı Mucizü'l-Beyân'ın her asırda o günkü terakki ve ilim anlayışına göre çeşitli tefsirleri yapılabilir. Ben kuş mantığımla anlayabildiğim bazı hususlardan bahsettim. İçinizden ilmi ve anlayışı çok derin olan kişiler çıkabilir ve bunlar daha makul izahlarda da bulunabilir. Ben bunları söylerken iddialı değilim. Bunlar sadece hakikate yaklaşmak için bazı gayretlerdir. Daha birçok keşifle yeni şeyler söylenebilir. Belki bazı vasıtalarla, belki de Hz. Süleyman (as) gibi vasıtasız olarak, hayvanların lisanını anlama ve onlardan daha değişik şekillerde istifade etme yönünde keşiflerde de bulunabilirsiniz. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, çekirge afetine karşı sığırcıklardan istifade etme yönünde bir işarette bulunmuştur. Daha pek çok kuşa verilmiş kabiliyetleri ve onları istihdam etme yolunda gerekli bilgileri zamanla ortaya çıkarabilirsiniz.

Benden Talmud'da "yaban horozu" olarak bahsedilmesi, Tevrat'ta da eti yenilmeyecek kuşlar arasında sayılmam enteresan hususlardandır. Huuup, huuup, huuup şeklindeki sesim sebebiyle ibibik ismini aldığım gibi, başımdaki gösterişli sorguç sebebiyle çavuş kuşu olarak da bilinirim. Boru şeklindeki gagamın hususi yapısı sebebiyle, nefes borumun dışında yemek boruma da hava alırım ve böylece ses dalgalarını rezonatörden çıkar gibi titreştirerek ses çıkarırım. Mısır, Habeşistan, Angola, Ortadoğu, Türkiye ve Güneydoğu Avrupa'da yaşarım. Mevsimlere göre kısa göçler yaparım. İlkbahar sonlarında bıraktığım 5-8 kadar yumurtanın üzerinde, sevk-i ilâhî ile bana öğretildiği kadar (15-17 gün) kuluçkada beklerim.

Dış görünüşüm, renklerim, başımdaki tepelik ve gaga şeklim dışında, biyolojik bakımdan diğer kuşlardan çok farklı bir hususiyetim yokmuş gibi görünüyor. Bununla beraber Kur'an-ı Kerim'deki işaretlerden hareketle, biyolojik ve ekolojik özelliklerim dışında, görme, işitme, koklama duyularım ve beynim üzerinde araştırmalar yapılması gerektiği kanaatindeyim. Zira Kur'an-ı Kerim'de her şeye değeri kadar temas etmiştir. Meraklı bir kul olarak vazifeniz, kâinat kitabını tefekkür ederken, hassaten benden söz edilmesinin hikmetlerini ve sebeplerini de araştırmanızdır.

comments powered by Disqus