|
Fokların Dilinden
Prof.Dr. Arif SARSILMAZ |
|
Sevgili insanoğlu! Hakkımdaki asılsız iddialara cevap vermek ve emsâlim olan birçok deniz memelisini sayısız güzelliklerle donatıp Yaratan Rabbimizin hakkını teslim etmek için söz almak istiyorum. Gerçi bugüne kadar birçok hayvan, üzerlerinde sergilenen sanatı ve hikmetli yaratılışı göstermek için konuştu. Onların birçoğu da, kendilerini mutasyon ve tabii seleksiyon gibi evrim düşüncesinin tabulaştırdığı bazı biyolojik kavramlara dayanarak, izah etmeye kalkanlara gereken cevapları verdi. Ancak herkes kendisinden mesul olduğu için, ben Kâinatın Sahibi'nin bir eseri olarak, hem evrimcilerin haksız ithamlarına cevap vermek, hem de sahip olduğum nimetlerin şükrünü edâ etmek istiyorum.Karada yaşadığı halde denizin 600 metre derinliğine dalarak orada bir saat kadar kalabilen bir hayvan tanıyor musunuz? Tanımıyorsunuz değil mi? Çünkü böyle bir kara hayvanı yoktur. Hiçbir kara memelisi, biz deniz memelileri gibi denizlerde akrobatlık yapacak anatomik ve fizyolojik hususiyetlere sahip olmadığından, çok mecbur kalmadıkça denize girmez. Bizim ana vatanımız deniz olduğundan, her türlü hareketi orada rahatça yapar, dalar, sıçrar ve avlanırız. Kara ile bağlantımız az olduğundan, karadaki hareketlerimiz çok kısıtlı ve acemicedir. Karalara, doğum esnasında ve yeni doğmuş yavrularımıza bakmak için çıkarız. Buna rağmen bir kısım evrimciler bizim, 25 milyon yıl önce karadan denize geçtiğimizi iddia ederler. Onlara göre biz, aslında kurt ve ayı gibi karada yaşayan birer yırtıcıymışız; fakat zamanla, karada yaşamaya uygun özelliklerimizi kaybederek denizde yaşamaya uygun özellikler kazanmışız(!) Anatomik ve fizyolojik özelliklerimin mükemmelliğini bilmeden, düşünmeden söylenmiş bu sözlere bir fok olarak gülesim geliyor! Bir defa ben karada huzur içinde yaşayan bir hayvan olsaydım, zaten suya geçmeyi düşünmezdim. Aksine karada uyumsuz ve eksik hususiyetlere sahip bir canlı olsaydım, bu durumda da dinozorlar gibi, neslimi devam ettiremezdim. Çünkü evrim geçirmem için karada yaşamaya uygun olmayan bazı özelliklerin bende tesadüfî mutasyonlarla ortaya çıkması gerekirdi. Halbuki mutasyonlar ancak orijinal yaratılmış bir canlıda eksikliğe ve kusurlu organlara sebep olur. Ayrıca bu mutasyonlar asla tesadüfî değildir. Orijinal DNA programına müdahale edildiğinden ve bozucu bir tesire sebep olduğundan, ilk bakışta size tesadüf gibi gelse de, bu tip hassas değişikliklerin tesadüfî olması mümkün değildir. Rabbimizin bin bir hikmetle sebepler perdesine sararak yarattığı mucizelerin bazılarında bu tip arıza ve kusur gibi görünen hâdiselerin arkasında gizli hikmetler vardır. En başta Rabbimiz monotonluğu kırarak, kendisinin dilediği takdirde yarattığı programlarda böyle değişiklikler yaparak hilkat garibeleri yaratabileceğini, sağlıklı yaratılanların da hallerine şükretmeleri gerektiğini vurgulamak istemiş olabilir. Fakat, siz bana bir tane mutasyonla yeni bir organ geliştirmiş, vücudunun bazı kısımlarını Rabbimin yarattığından daha uygun ve daha faydalı bir hale getirmiş bir canlı gösterebilir misiniz? Evrimcilerin mantığına göre bütün organlar ve dokular, kısacası bütün sistem zaten böyle tesadüfe dayalı işliyor(!) Çok rica ederim! Karadan denize evrimleşerek geçmek için bir hayvanın üzerinde değişmesi gereken hususiyetlerin hangisini tesadüfe verebilirsiniz? Bir tek olumlu değişiklik tesadüfen oldu(!) ve kara hayvanının bacağındaki bir kemik denizde yüzmeye uygun bir yüzgecin parçası olma özelliğini kazandı(!) diyelim. Hiçbir işe yaramaz ki! Bir işe yaramadığı gibi, hayvancağızın bacağı topal olur. Bacağındaki bütün kemiklerin, kasların, sinirlerin ve damarlarının aynı anda isabetli bir şekilde mutasyona uğramaları gerekir. DNA üzerindeki bu organın yapısına ait kodlanmış bütün genetik bilginin bir kerede ve tam isabetle değişmesi gerekir ki, hayvanın bacağı yüzgece dönüşsün. Şimdi aşağıda anlatacaklarımın hangisini böyle tesadüfler zincirine verebilirsiniz? Biz foklar, deniz aslanları, morslar ve deniz filleri hep birlikte büyük bir takımız. Rabbimiz her birimiz üzerinde sanatlarını göstermiştir. Kimimiz morslar gibi iri köpek dişleriyle tanınırken, kimimiz sık tüylü postu ile, kimimiz kulaklarının dıştan bariz görülüp görülmemesiyle veya yüzme tarzımıza tesir eden anatomik yapılarımızla birbirimizden ayrılırız. Her birimizin sahip olduğu dalma, yüzme ve avlanma stratejileri az çok farklılık arz etse de, temelde benzer davranışlar gösteririz. Biz hakiki foklar ailesine mensub olanların (Phocidae) bel omurları çok güçlü ve hareketli yaratıldığından, kalça bölgemizin sağa sola sallanmasıyla yüzebiliriz. Bu sırada arka bacaklarımızın ucuna yerleştirilmiş geniş ve yassı ayaklarımızı, bir pervane gibi çok güçlü bir şekilde çalıştırarak vücudumuzu ileri doğru iten gücü üretiriz. Ancak bu yassı ve geniş ayaklarımız karada yürümeye hiç de uygun değildir. Ön kolumuz ile elimiz birbirine gömülmüş gibi çok yakın yaratıldığından, ön bacağımızın itici gücü çok kuvvetli değildir; ön bacaklarımız, hem dümen vazifesini yapar, hem de bir buz üzerine veya karaya çıkarken bize destek olur. Kulaklı foklar olarak bilinen (Otariidae) aileye mensub olanlarımızın ise göğüs ve boyun omurları daha güçlüdür. Bunların yüzme hareketleri kalça bölgesinin aşağı yukarı salınması şeklindedir. Bunların ön ayaklarının itici gücü hakiki foklardan daha fazladır. En dikkat çeken yönümüz, denizlerin derinliklerine dalabilmek ve kara memelilerinin hiçbirinin tahammül edemeyeceği yüksek basınç altında nefes almadan çok uzun süre durabilmektir. Yaratılışımızdaki bu özellik, solunum ve dolaşım sistemimizde ancak Sonsuz bir İlim ve Kudret Sahibinin hazırlayabileceği mükemmel fizyolojik donanım sebebiyledir. Weddel foku (Leptonychotes weddellii) diye bilinen türümüz 600 metre derinliğe dalabilir. Bu konudaki şampiyonluk ise kuzey deniz filine (Mirounga angustirostris) aittir. Bu dostumuz 1,5 km gibi bir derinliğe rahatlıkla inebilmektedir. Güney deniz fili isimli (Mirounga leonina) tür ise, dipte tam 120 dakika nefes almadan kalabilmektedir. Bu kadar derinliğe ışık çok az ulaştığı için, göz bebeklerimiz avlarımızı en zayıf ışıkta bile görmeye uygun bir mimarîde yapılmıştır. Çoğunluğumuz küçük ve yumuşak gıdalarla beslenir. Buna uygun olarak kesmek ve ezmek için küçük ve büyük azı dişlerimiz uygun büyüklükte ve miktarda (çoğunlukla beş tane) verilmiştir. Böylece küçük balık, kabuklu omurgasızlar ve mürekkep balığı gibi yumuşakçalarla beslenebiliriz. Denizlerin ekolojik dengesinin bozulmaması için farklı türlerimize belli gıdalara ağırlık vererek beslenme hususiyeti verilmiştir. Meselâ, sakallı fok türümüz (Erignathus barbatus), dişlerinin erkenden aşınmasına sebep olan deniz dibindeki sert kabuklu yumuşakçalar ve ıstakoz, karides gibi eklembacaklılarla beslenirken; Weddel foku, eriyen buzların altındaki balıklarla; yengeçyiyen fok (Lobodon carcinophagus) isminden de anlaşılacağı üzere yengeçlerle; leopar foku (Hydrurga leptonyx) ise daha çok penguenlerle beslenir. Neslimizin muhafazası ekolojik dengenin diğer bir boyutu olarak çok önemli olduğundan, Rabbimiz, bilemediğimiz bir mekanizma ile üreme ve gelişme sürelerimizi çok mükemmel bir şekilde düzenlemektedir. Halkalı fok (Pusa hispida) ve liman foku (Phoca vitulina) gibi bazı türlerimiz kıyıya yakın yerlerde yaşadıklarından düşmanları çoktur, bu yüzden erken yaşlarda büluğ çağına girerler. Benzer şekilde gri foklar ile deniz filleri türlerimiz de oldukça erken yaşlarda erginleşerek hayata atılırlar. Türler arasında genetik olarak belirlenmiş ergenlik yaşı farklılıkları olsa bile, yukarıda adını zikrettiğim bazı türlerin nüfus yoğunluklarına göre büluğ çağlarının erken veya geç dönemlere kaydığı anlaşılmıştır. Eğer düşmanlarımızın saldırısı veya salgın hastalık gibi sebeplerle çok azalmışsa, kalan fertler fazla beslenip hızlı bir büyümeye ve genç yaşta ergenliğe ulaşmaya başlar. Bir misal verecek olursam, yengeçyiyen fok türümüz 1945te dört yaşında ergenleşirken, nesli azaldıkça daha erken ergenleşmeye başlamış ve 1965te yavrular iki-ikibuçuk yaşlarında ergenliğe ulaşmaya başlamıştır. Bu durum mükemmel bir şekilde ayarlanmaktadır. Sözünü ettiğim zamanlar arasında siz insanlar aşırı olarak bu bölgede balinaları avladığınız için, onların gıdası olan ve sizin kril dediğiniz küçük kabuklular çok üretildiler. Bu durum da yavrularımızın çok iyi beslenmelerine ve çabuk ergenlik çağına gelmelerine ve erken üremelerine vesile oldu. Böylece azalan nüfusumuz dengelendi. Birçok türümüz geniş bir sahada göç ederek beslendikten sonra üremek için yüzlerce kilometre katederek aynı bölgeye geri gelir. Hiçbir pusula ve harita kullanmadan bu işi nasıl yaptığımızı sorarsanız, sadece sevk-i ilâhî diyebilirim! Yavrularımızı emzirme dönemlerimiz türlerimize göre 3-4 haftadan, 5-6 haftaya kadar değişir ve bu kısa emzirme dönemimizde yavrularımız yaklaşık 2,5-3 misli kilo alır. Baykal foku ise yavrusunu 8-10 hafta kadar emzirdiğinde, yavrusu 5,5 misli kilo alır. Bu soğuk denizlerde ölmemeleri için, Rahmeti Sonsuz ve Rezzâk-ı Kerim olan Rabbim iz anne olacak dişilerin deri altına daha yüksek miktarda yağ depolanmasını sağlar. Doğumdan sonra da bu derialtı yağları süt halinde yavrumuzun imdadına yetiştirilir. Meselâ, pagophilus groenlandicus isimli türümüz yavrusunu emzirmeye başladığında, sütündeki yağ nispeti % 23 iken, emzirmenin sonuna doğru % 40'ları geçer. Buna paralel olarak sütteki su miktarı giderek azalır. Bunun için süt verme döneminde dişilerimiz oruç tutarak vücutlarına su girişini engellerler. Bu dönemde metabolizmaları da en düşük olacak bir seviyeye düşürülür. Böylece bütün himmetlerini yavrularının beslenmesine teksif etmiş olurlar. Bütün deniz memelilerinde olduğu gibi derilerimizin altındaki kalın yağ tabakası, hem bir enerji deposu hem de çok önemli bir izolasyon malzemesidir. Hakiki fokların derialtı yağları, kulaklı foklardan daha kalındır. Bu yağın depolanması için metabolizmamızı uygun şekilde yaratan Rabbimize binlerce hamdolsun! Sütlerinin içindeki su, yağ ve protein nispetlerinin ayarlanması için oruç tutan dişilerimiz, emzirme müddeti sonunda yağlarının % 33'ünü, proteinlerinin % 15'ini, toplam vücut ağırlıklarının ise % 40'ını kaybederek zayıflamış olurlar. Dört ton ağırlığa ulaşabilen güney deniz filinin (Mirounga leonina) sütünde de başlangıçta % 70 su olduğu halde 20 gün sonra sütündeki su nispeti % 33'e düşerken yağ nispeti % 50'ye çıkar. Kuzey deniz filinin (Mirounga angustirostris) yavruları doğduklarında 42 kilogram iken, dört haftalık bir emzirme sonunda 127 kilograma ulaşır.Fırtına gibi herhangi bir sebeple annesinden ayrılan yavrularımız eğer bir düşmana yem olmazlarsa, 100 kilometre mesafeden günde 40 kilometre yüzerek annelerini bulabilirler. Henüz yavruya bakamayacak kadar küçük iken hamile kalan dişiler düşük yaparak, ertesi seneye kadar gelişip büyürler ve ertesi sene tekrar hamile kalırlar. Güney deniz filinin yavrusuna bakabilmesi için en az 300 kilogram ağırlığa ulaşması gerekir. Annelerin erkek doğurabilmesi için en az 380 kilogram olması gerekir. Bu vücut ağırlığına sahip olmayan anneler dişi yavru doğururlar. Erkek yavrular dişilerden % 14 daha ağır olarak dünyaya gelir. Gri foklarda ise erkek ve dişi yavru doğurma nispeti % 50'dir. Yavrular sütten kesilir kesilmez veya kesilmeden hemen önce anneler tekrar hamile kalır. Hamilelik süresi 10-11 ay kadardır. Fakat bunun hepsi aktif embriyonik büyümeye ait değildir. Embriyonun büyüme hızı dişinin beslenmesine ve önceki yavrunun emzirilmesine bağlı olarak değişir. Yeni embriyon, annenin kendini toparlaması için dört ay kadar gelişmeden rahimde bekletilir, esas gelişme dönemi 6,5-8 ay kadardır. Kulaklı foklar grubuna ait türlerimiz, yavruları henüz bir haftalık emerken tekrar hamile kalırlar. Fakat döllenmiş yumurta rahime tutunarak önceki yavru sütten kesilinceye kadar uyku halinde gelişmeden bekletilir. Kuzey deniz filleri, göç esnasında 250-550 metre derinliklere dalış yaparlar. Erkekleri denizde oldukları 250 gün boyunca 21.000 mil yol katederler. Dişiler ise 300 gün denizde kalır; fakat 18.000 millik bir seyahat yaparlar. Bu, dişilerin doğuracakları yavruları için daha fazla beslenmeleri gerektiğindendir. Bu rakamlar, ferdî hayat süren memeliler arasında en yüksek göç mesafesidir. Sekiz ay denizde kalıp, Kuzey Pasifik'te evlenen erkek ve dişiler dört ay karada hayat sürmek üzere tekrar yaşadıkları yere döner. Kuzey deniz filleri, bu uzun seyahat esnasında çok yorulduğunda, su altında 25 dakika hiç nefes almadan uyuyabilmektedir. Hatta 25 dakikalık devreler halinde uyanmadan tekrar su üstüne çıkıp nefes tazeleyip tekrar dalarak uyumaya devam ettikleri de bilinir. Hem karada, hem denizde yaşayabilmemiz için bulunduğumuz çevreyi çok iyi tarassut etmemiz gerektiğinden, gözlerimiz çok hususîdir. Bilhassa kar ve buzullar arasında yaşayan türlerimizin, yansıyan çok güçlü ültraviyole radyasyonundan zarar görmemesi için, gözümüzün korneası özel olarak korunmaktadır. Bunu bilen Rabbimiz bize gözyaşı kanalı vermemiştir. Fakat gözyaşı kanalımızın olmaması bizim için eksiklik değil, tam aksine çok yerinde bir yaratılış mucizesidir. Bu sayede gözümüzün korneası sürekli yıkanarak tuzlu sudan ve kumdan korunur. Sizin gibi kanalımız olsaydı, gözyaşı bezlerinden üretilen sıvı kanaldan burnumuza ve ağız içine akacak ve gözümüzü koruma fonksiyonu çok azalacaktı. Halbuki bu kanal olmayınca üretilen gözyaşı gözümüzün her tarafını bol ve devamlı olarak yıkayarak temizler. Gözümüzün merceği de sizinkilere göre daha kürevî (balık gözü gibi) bir şekilde yaratılmış olup, su içinde daha iyi görüş sağlar. Dışta kalan korneanın ışığı kırma indisi suyun kırma indisi ile aynı yaratılmış olduğundan, iç taraftaki merceğimiz görüntüyü daha iyi odaklar. Sizin gözünüzün korneası ise, sudan farklı bir kırma indisine sahip olduğundan su içinde mercekten önce ışığın korneada kırılması hadisesinde tesirsiz kalır. Su içinde görme avantajımızın karaya çıktığımızda dezavantaja dönüşmemesi için, gözlerimiz size göre miyop olmaya meyilli yaratılmıştır. Ayrıca parlak ışıktan korunmak için gözümüzün renkli bölgesi (iris) çok daralarak, göz bebeğini küçük dikine dar bir delik haline getirebilen bir diyaframla korunmuştur. Böylece korneanın ve merceğin ışığı eğme kabiliyeti en aza indirilerek, miyopluk seviyesi de en düşük derecede tutulmuş olur. Zayıf ışıkta ise, göz bebeği çok fazla açılarak yine rahat bir görüş sağlanır. Retina tabakamız da su altındaki en az ışığı bile hissedilecek seviyede bol alıcılarla donatılmış olup, çomak şeklindeki alıcılardaki pigmentin miktarı da çok hassas ayarlanmıştır. Kıyıya yakın sularda dalış yapanlarımızda, gözler yeşile hassas; derinlerde dalış yapanlarda ise, maviye hassas pigmentler fazla miktardadır. Retinamızın arkasına konulmuş olan yansıtıcı tabaka ise, bunun ancak İlmi ve Kudreti Sonsuz bir Zâtın eseri olduğunu gösterir. Retinadan geçen ışık bu tabakaya çarparak yansıtılır ve ışık alıcı hücreleri ikinci defa uyararak en zayıf ışığın bile algılanması temin edilir. Renkli görme ile ilgili koni şeklindeki ışık alıcıları az bulunduğu için, renkli görmemiz çok dar bir sahada kalır. Kulaklarımız su içinde ve derinlerde işitmek üzere hususî bir mimarîye sahiptir. Sesler su içinde havaya nazaran beş misli daha fazla iletildiğinden, gelen seslerin yönlerinin karıştırılmaması ve ses kaynağının yerinin tam tesbit edilebilmesi için, karada yaşayan bir hayvanın kulağından farklı olarak kafatası kemiklerinde akıl sahiplerini hayrette bırakacak incelikler vardır. Bunun için şakak kemiğinin arkasındaki iç kulak kapsulü, bu kemikle tek bir noktadan irtibatta olup, diğer kemiklerden izole edilerek ayrılmıştır. Bu yaratılış sayesinde kafatasının diğer kemiklerinden gelecek gürültüler engellenir ve sesin geliş yönü karıştırılmaz. Su altında kulaklarınızı patlatan yüksek basınç bizlere hiç zarar vermez. Bunun için orta kulak boşluğumuzu ve işitme kanalımızı saran çok özel bir doku yerleştirilmiştir. Bu dokuya verilen hususiyetle biz farkında bile olmadan kulak içi basıncımız ayarlanır ve su altında zarar görmeden sesleri en iyi şekilde işitiriz. Su altında işitmemiz çok mükemmeldir, sizlerin duyamayacağınız yüksek frekansları çok iyi duyarız. Karada ise işitmemiz sizinle hemen hemen aynı sınırlardadır. Ağzımızın üst kısımlarında ve kenarlarında bulunan uzun kıllarımız çok hassas organlardır. Basit bıyıklar olarak gördüğünüz bu kıllar bizim çok mühim bilgi kaynaklarımızdır. Çok fazla damar, sinir ağı ve kaslarla sarılmış olan bu kıllar sayesinde, su içindeki hareketli cisimleri tanır, avlarımızın konumunu belirler ve buzlardaki deliklerin yerini keşfederiz. Ayrıca daha bilemediğimiz birçok hususiyetle donatılmış bu kılların kökleri, beynimizle çok kompleks bir sinir ağı ile irtibattadır. Daldığımızda burun deliklerimiz kapandığından, su içinde koku duyumuz çok iyi değildir. Zaten beynimizin koku ile alâkalı bölgesi de diğer kısımlarına göre küçük yaratıldığından, karada da koku hissimizin çok iyi olduğu söylenemez. Sadece kıyıda dinlenme, yavru bakımı ve üreme için yavrularımızı ve eşimizi tanımaya yetecek kadar bir koku hissimiz bize yetmektedir. Her şeyi bir ölçü dahilindeyaratan Rabbimiz beynimizdeki duyu merkezlerini ihtiyaçlarımıza göre ayarlamıştır. Vücudumuzun silindirik, ince ve uzun oluşu, yüzeyin küçültülerek ısı kaybının en aza indirilmesi içindir. Böylece ideal bir yüzey/hacim oranına sahip kılınışım, ilk yaratılışımdan beri benim için çok mühim bir hayatta kalma vesilesi olmuştur. Derimin altındaki 7-10 santimetre kalınlığındaki yağ tabakası, yüzgeçlerimden çok ince olduğundan bu kısımlarımda izolasyon yoktur. Bunun yerine ısı kaybını azaltmak için yüzgeçlerimdeki atar ve toplar damarlarım arasında hususî geçitler ve yollarla kontrol edilen bir sistemle, yüzgeçlerime gelen kan azaltılır. Tabii ki, bu sistemi bu kadar mükemmel ayarlayan İlmi Sonsuz Zât-ı Kerîm'den başkası olamaz. Bu durum gerçek fokların bütün vücudlarında ve yağ tabakaları içinde de mevcuttur. Türlerimizin birçoğu sahip olduğu kürkü, bir kısmı eti ve yağı sebebiyle avlandıklarından maalesef nesilleri tükenme sınırına gelmiştir. Tanker kazalarıyla hızla kirlenen denizler, delinen ozon tabakası ve eriyen buzullar da bu gözü dönmüş avcıların tahribatına eklenince, varın halimizi bir düşünün! Çevrecilerin gayretleriyle kısmen korunma altına alınsak da, ben sonumuzu pek iyi görmüyorum. Ancak sizin içinizdeki, Yaratıcımızı bilen, merhametli ve iyi insanların sayısı artarsa, Allah sevgisi eksenli bir tabiat sevgisiyle bu avcıların ve kirlenmenin durdurulabileceğini ümit edebilirim. Zaten ben de bu yüzden kendimi tanıtırken, bizi Yaratana atıflar yaparak içinizdeki bu zalimlerin kalblerinde bir uyanış meydana gelmesine vesile olabilir miyim diye düşünmüştüm! |
|

Sevgili insanoğlu! Hakkımdaki asılsız iddialara cevap vermek ve emsâlim olan birçok deniz memelisini sayısız güzelliklerle donatıp Yaratan Rabbimizin hakkını teslim etmek için söz almak istiyorum. Gerçi bugüne kadar birçok hayvan, üzerlerinde sergilenen sanatı ve hikmetli yaratılışı göstermek için konuştu. Onların birçoğu da, kendilerini mutasyon ve tabii seleksiyon gibi evrim düşüncesinin tabulaştırdığı bazı biyolojik kavramlara dayanarak, izah etmeye kalkanlara gereken cevapları verdi. Ancak herkes kendisinden mesul olduğu için, ben Kâinatın Sahibi'nin bir eseri olarak, hem evrimcilerin haksız ithamlarına cevap vermek, hem de sahip olduğum nimetlerin şükrünü edâ etmek istiyorum.
iz anne olacak dişilerin deri altına daha yüksek miktarda yağ depolanmasını sağlar. Doğumdan sonra da bu derialtı yağları süt halinde yavrumuzun imdadına yetiştirilir. Meselâ, pagophilus groenlandicus isimli türümüz yavrusunu emzirmeye başladığında, sütündeki yağ nispeti % 23 iken, emzirmenin sonuna doğru % 40'ları geçer. Buna paralel olarak sütteki su miktarı giderek azalır. Bunun için süt verme döneminde dişilerimiz oruç tutarak vücutlarına su girişini engellerler. Bu dönemde metabolizmaları da en düşük olacak bir seviyeye düşürülür. Böylece bütün himmetlerini yavrularının beslenmesine teksif etmiş olurlar. Bütün deniz memelilerinde olduğu gibi derilerimizin altındaki kalın yağ tabakası, hem bir enerji deposu hem de çok önemli bir izolasyon malzemesidir. Hakiki fokların derialtı yağları, kulaklı foklardan daha kalındır. Bu yağın depolanması için metabolizmamızı uygun şekilde yaratan Rabbimize binlerce hamdolsun! Sütlerinin içindeki su, yağ ve protein nispetlerinin ayarlanması için oruç tutan dişilerimiz, emzirme müddeti sonunda yağlarının % 33'ünü, proteinlerinin % 15'ini, toplam vücut ağırlıklarının ise % 40'ını kaybederek zayıflamış olurlar. Dört ton ağırlığa ulaşabilen güney deniz filinin (Mirounga leonina) sütünde de başlangıçta % 70 su olduğu halde 20 gün sonra sütündeki su nispeti % 33'e düşerken yağ nispeti % 50'ye çıkar. Kuzey deniz filinin (Mirounga angustirostris) yavruları doğduklarında 42 kilogram iken, dört haftalık bir emzirme sonunda 127 kilograma ulaşır.