Geri Bildirim
Farklı Bir Açılımıyla Mârifet -1
Sızıntı


Lügat mânâsı itibarıyla bilmek de demek olan mârifet; düşünce ve himmetle, vicdan ve iç tefahhusla elde edilen hususî bir bilgidir ki, ilimden farklı bir muhtevaya sahiptir. İlim; okuma, öğrenme, araştırma, terkip ve tahlil yoluyla elde edilen bir müktesebat olmasına karşılık mârifet; tefekkür, sezi ve iç müşâhedeyle ulaşılan, ilmin özü demektir. İlmin zıddı cehalet, mârifetinki ise inkârdır.

Ayrıca ilim, küllî ve umumî bir bilme; mârifet ise herhangi bir şeyi –bu şeye Zât-ı ulûhiyet de dâhildir– vech-i cüz'îyle tanımak demektir. Bu itibarla da, öteden beri Hazreti Zât-ı Vahid ü Ehad'e bilittifak "Âlim" denmiştir ama, "ârif" denmeden hep kaçınılmıştır. Ayrıca, dâniş, irfan, vicdan kültürü, hüner ve sanat mânâlarına da gelen mârifet; erbab-ı hakikatçe, bir şeyin "latîfe-i rabbaniye" ile duyulması, bilinen şeyin misal-i ilmîsi, icabında kaybolup sonra da dönüp gelen ve tekerrür ettikçe derinleşen hafıza, şuur, idrak mahfuzatı ve bir hakikati diğerlerinden tam tefrik ve temyize yarayan yeterli malumat demektir ki; ef'âl ve sıfatların bilinmesi ve bilinen şeylerin de tafsile açık olmasıyla hulâsa edilebilir.

Bir insanın mârifet erbabından olup Hak nezdinde âriflerden sayılabilmesi, onun Allah'ı, Allah'a ulaştıran yolları, hattâ yollardaki handi­kapları ve bu handikapların aşılması için nazarî bilgileri, sonra da bu nazarî bilgilerini tatbik ede­bilme iradesini ortaya koymasına bağlıdır. Evet, "ârif-i billâh"; Hazreti Zât-ı Ehad ü Samed'i ef'âl, esmâ ve sıfâtıyla bilip, muamele ve davranışlarıyla bu mârifetini resmeden; her zaman gönlünü pak tutup her lahza ihlâs arayışı içinde bulunan; gücü yettiğince, ahlâk-ı rezile ve onun sâiklerinden uzak kalabilen; mukteza-i beşeriyet olarak ruhuna bir pas düşüp de ufkunun kararması karşısında hemen cismaniyetine baş kaldırıp Hazreti Mü­hey­min'e sadakatini fısıldayan; Hak rızası söz konusu olunca, başa gelen her şeye katlanmasını bilen; sonra da belli ölçüde, her zaman ışıklarını hissedip zevklerini duyduğu, o her girizgâhta Hak teyidiyle belirginleşmiş peygamberler yoluna ve peygamberlik dünyasına başkalarını da çağıran kâmil insan demektir.

Bir diğer yaklaşımla mârifet; bir şeyin ha­kikatini kendi dışında herhangi bir mülâhaza ve belirleyici faktörle değil; tam kendi olarak idrak etme ve kendi iç unsurlarıyla belirleme demektir. Bu çerçevede Zât-ı ulûhiyetle alâkalı mârifet, zâtî ve sübûtî sıfatları itibarıyla Hazreti Zât'ı "bî kem u keyf" bilme demektir ki, bu, insanın başka şeyleri ihata, idrak ve belirleyip bir çerçeve içine koymasından çok farklı bir mârifettir ve tamamen vicdanî duyuş, seziş ve bilişten kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda bu duyuş ve seziş, entüisyoncuların "sezgi" dedikleri şeyle de karıştırılmamalıdır. Evet O, ef'âl ve esmâsıyla malum, sıfât ve na'tlarıyla mâruf olsa da, hakikat-i zâtiyesi ve bu zâtın ihata edilmesi açısından idrakleri aşkın ve şuur ufkumuz itibarıyla da bir mevcud-u meçhuldür. "اَلْعَجْزُ عَنِ الْإِدْرَاكِ إِدْرَاكٌ" itirafı, muhit olanın yeter­sizliğini ve farz-ı muhal Muhât'ın da kabil-i idrak olmadığını ifade adına enfes bir beyandır ki, bu mazmun, "مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ" sözleriyle fevkalâde güzel seslendirilmiştir.

Evet, mutlak var olan O'dur.. en doğru gerçek de, O'nun varlığını itiraf ve birliğini ikrardır. O'nun mârifetinin "elif-be" şeklindeki mebâdîsi, iman, islâm hakikatine ve ihsan şuuruna ulaşmak; ulaşırken de, böyle mübarek bir hedefi gerçekleştirmede, bütün feyizlerin ve bereketlerin asıl kaynağı olan hedefin dışındaki tâli besleyicilere asla iltifat etmeden, hedef ve kaynak eksenli olan sülûkü devam ettirmek ve her gün yeni bir tulû ümit ve iştiyakıyla hep O'na yönelmek ve her tulûda yepyeni bir vuslat neşvesi duymak; bütün bunların netice ve müntehâsında da, O'nun esmâ, sıfât ve şayet O'nun gücünün gölgesi olan iradelerimizin hakkını vererek güç yetirebiliyorsak, Zât'ının esrarına vâkıf olmaktır.

Lütfiye-i Vehbî'de bu mülâhazalar şöyle seslendirilir:
Sa'y edip ârif-i billâh ola gör;
Nâil-i mârifetullah ola gör..!
Çün "en u'raf" dedi Hazreti Vedûd,
Mârifettir dû cihanda maksûd.
Mârifet, zînetidir insanın,
Pes olur mertebesi nâdânın.
Mârifet devlet-i ruhanîdir,
Mârifet eltâf-ı rabbanîdir.
.......................................
Ol senin olacak ey ruh-u revân,
Hep senin olmuş olur iki cihân...

Tasavvuf kitaplarında kudsî hadis diye rivayet edilen şu mübarek sözler bu konudaki bütün şerhlerin, izahların esası mahiyetindedir ve bize oldukça ciddî ipuçları vermektedir:

"Ey insanoğlu, nefsini bilen, Beni bilir; Beni bilen, Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan, bütün arzularına ve dahasına nâil olur; nâil olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevazi ol ki Beni bilesin.. açlığa alış ki, Beni göresin.. ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin. Ey insanoğlu, Ben Rabbim; nefsini bilen Beni de bilir.. nefsini terk eden Beni bulur... Beni bilmek için nefsini terk et; Benim mârifetimle mâmur olmayan bir kalb kördür!"

Mârifet-i ilâhiye bazen, "Hakkı bilenin dili tutulur." fehvâsınca, sâlik için bir hayret, bir dehşet ve sükût ufku olur. Bazen de, "Hakkı bilenin dili çözülür." medlûlünce, hak yolcusu için bir beyan kaynağı hâline gelir; onun heyecan ve ifadelerinde köpürür durur ve gider bütün kulaklarda yankılanır. Muhammed Pârsâ'nın yaklaşımıyla: "Allah'tan başka Zâtullahı bilen yoktur." sözü de, "Allah'tan başkasını bilmem." beyanı da kendi vadilerinde doğrudur ve bu, aynı anda zıtların doğruluğu demektir.

Evet, O'nun varlığından başka hakikî vücud ve O'nun ef'âlinden başka hakikî ef'âl yoktur; var görülen şeyler tamamen izafî, esbaba nisbet edilen şeyler de nisbîdir. İşte bu itibarladır ki, hakikî mârifet; ârifin, Mâruf'un ziya-i nurunda eriyip zatı cihetiyle yok olması ve mercii yönüyle de ikinci ve hakikî varlığa ermesi sayılmıştır. Siz bunu "fenâ fillâh-bekâ billâh" mülâhazalarıyla da ele alabilirsiniz...
Zannediyorum, Minhâc sahibi de:

عَارِفُ و مَعْرُوف رَا جُز اُو مَبِين گَرتُو بِينَايِي زِ اَنوَارِ يَقِين
"Eğer yakîn nurlarıyla görebiliyorsan, ârif ve Mâruf'u ayrı ayrı görme!" o kıvrak ifadeleriyle bu mülâhazayı vurgulamak istemiş.
Büyük Fuzûlî de bu derinliği şu damlalarla seslendirir:

"Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil;
Ârif odur: bilmeye, dünya ve mâfîhâ nedir?"

Bundan başka sofîler, mârifet adına bir diğer çerçeve daha ortaya koyarak onu, ilâhî esmâ hakikatlerinin bilinmesi, varlıkta tecellî vak'asının kavranması, var oluş esrarının keşfedilmesi, vücud hakikatinin asliyet ve zılliyet itibarıyla vuzuh ve inkişafı, din gerçeğinin, Hazreti Murad'ın meşîetine uygun temsili ve taakkulu şeklinde yorumlamışlardır ki; bu konulardan her biri başlı başına kitaplık birer mevzudur ve bu sahifelerin istiap haddini aşar. Burada biz sadece Ziyaiyye'de nazmen ifade edilen, konuyla alâkalı bazı önemli ifadelere temas edip geçmeyi düşünüyoruz:

Bab-ı sâlis mârifettir ey civan,
Bunda dönemez çarh-ı beyan-ı lisan.
..........................................................
Bunda kâtip yok, yazmaz kalem dahi,
Bunda dil dönmez, beyan olmaz ahî..
.....................................................
Perdelendi bunda mir'ât-ı ukûl,
Bu makama olmaz idrak-i vusûl.
Burada pervaz eyler murğ-i hayâl,
Buna olmaz misallerden bir misal...
........................................................
Burada Allah'tan olur hep mevhibe,
Nûr-u nûranî mukaddes bir mertebe..
...........................................................
Bütün avâlim burada müstağrak kamu,
On sekiz bin âlemden vâsi'dir O...
......................................................
Burada Bir'den başka yoktur hak vücud,
İşte bu vahdet olur asıl şuhûd..
Bu şuhûda başka mânâ verme sen!
Küfr olur, ilhad olur ey nûr beden.
Baş gözüyle olmaz asla bu şuhûd,
Böyle rü'yetten münezzehtir Vedûd...
Sır iledir bu mânâ hep âşikâr,
Sırra var da sen de anla ey nigâr!
Burada yoktur ilm u idrak-i beşer,
Acz ü hayrettir bu vadide hüner.
Aczini idrak olur idrak-i Hak,
Gör ne söyler Hazreti Sıddîk'a bak..!
(Devam Edecek)