Geri Bildirim

Erbil'deki 'Işık'tan
Mustafa ARSLAN

Sesli Dinle


"Siz, buhranlar içerisinde bunalmış insanlığın imdadına koşacaksınız. Dünyadaki herkesin, mayası sevgiyle yoğrulmuş duygu ve düşüncelerinizi teneffüs etmeye ihtiyacı var. Bunun için gurbet sayılan diyarlara gidecek, yalnızlık ve sıkıntılara katlanacak, bulunduğunuz yerlerde ektiğiniz tohumlarım semere vermesi için gözyaşı dökeceksiniz. Ülkenizde de anneniz ve babanız size olan hasretinden ağlayacak. Her iki tarafta dökülen o mukaddes damlalar, Ceyhun hâline gelecek. Bu iki rahmet nehrinin uçları birbiriyle buluştuğu zaman insanlık kurtulacak." Bu ifadelerin ruhlarında meydana getirdiği heyecan tufanıyla, Muammer Bey ve arkadaşları Kuzey Irak'ın Erbil şehrine giderek, orada Işık Koleji'nin açılmasına vesile oldular. Kuzey Irak, güvenliğin olmadığı çok karışık bir yerdi. Kimin ne yaptığı belli değildi. Güçlü, zayıfı eziyor, mazlumun hakkını aramak için başvuracağı bir makam olmadığı için kötülükler, yapanların yanına kâr kalıyordu. Ülkemizin başına sarılan terör belâsı, buralarda yapılan faaliyetlerle güç kazanıyordu.

Okuldaki öğretmenlerin bir kısmı bekâr, bir kısmı da evliydi; maaşları Türkiye'deki eğitim gönüllüleri tarafından gönderiliyordu. Bekârlar maaşlarını alsalar da almasalar da, geçinmenin bir yolunu bulurlardı. Altı üstü yiyecekleri bir ekmek ve bir kaşık çorba değil miydi? Evlilere gelince onların durumu farklıydı ve maaşlarının mutlaka gönderilmesi gerekiyordu. Kimsenin kimseye güvenmediği, anarşinin kol gezdiği, çok samimi dostlukların henüz kurulmadığı bu ülkede kimseden borç alma imkânı da yoktu.

1995 yılında kendilerine burs gibi maaş gönderen eğitim gönüllüleri, işlerinin iyi gitmemesi sebebiyle para gönderemez olmuşlardı. Muammer Bey başını elleri arasına almış, düşüncelere dalmıştı. 14 Aralık 1994 tarihinde eğitime başlayan, 140 talebesi bulunan bu müessesenin devamı için gereken kaynaklar neredeyse tükenmişti. Muammer Bey, kader arkadaşlarını topladı. Durumu ifade etmeye çalıştı. Anlatıyor, ağlıyordu. Kimin ne kadar parası varsa, hepsini bir araya getirdiler. Herkesin asgarî ihtiyaçlarını karşılaması için ne kadar lâzımsa, o kadar vermeye çalıştılar. Fakat o toplanan paralar da bitmişti. Çözüm üretmek gerekiyordu. Yoksa çok kısa bir süre sonra tamamen ortada kalacaklardı. Kendilerinin kontrolünde ne kadar yer varsa, müsait kısımlarını hazır hâle getirdikten sonra domates, salatalık, biber, patlıcan gibi sebzeler ektiler. Bir müddet oralardan elde ettikleri ile geçinmeye çalıştılar.

Onlar böyle yapadursunlar, savaş da bütün şiddetiyle devam ediyordu. Fakat kimseyle alıp verecekleri olmadığı için, onlara saldıran olmuyordu. Allah'ın inayeti, bazıları böyle bir yanlışa niyet etse, içlerinden birileri buna engel oluyordu. Top, tank, kurşun sesleri psikolojilerini bozmuyor değildi; ama çaresiz buna katlanacaklardı. Zîrâ ölmeye razıydılar; fakat onları buralara gönderenlerin ümitlerini boşa çıkarmaya haklarının olmadığına inanıyorlardı.

Çocuklarını eğitim için öğretmenlerin şefkatli ellerine teslim eden velilerin, okulla alâkalı bir sıkıntıları yoktu; ancak veliler, şehirde savaş devam ettiğinden, içlerindeki tereddüdü bir türlü yenemiyorlardı. Rahat edebilmeleri için çocuklarının, evlerinde, dizlerinin dibinde olmasını arzu ediyorlardı. Anne ve baba olarak bu düşüncelerden daha tabiî bir şey olamazdı.

Veliler, aldıkları ortak kararı okul idareci ve öğretmenlerine anlatıp, evlâtlarını okuldan almak istediklerini söylediler. Talebeleri okuldan götürmeye gelmişlerdi. Okulun öğretmen ve idarecileri, velilerin aldıkları bu kararı duyunca çok şaşırdılar. Hâlbuki onlarla ne kadar da iyi bir diyalogları vardı. Bu, okulun kapısına kilit vurmak mânâsına geliyordu. Talebesi olmayan okula, ‘okul' denemezdi. Ne kadar güzel duygu ve düşüncelerle bu topraklara gelmişlerdi. Şimdi her şey altüst oluyordu. Kader arkadaşları birbirlerine baktılar. Bütün gözler ve onlardan yanaklara süzülen cennet kevserlerinden daha kıymetli damlalar aynı şeyleri söylüyordu. Bir yerde ocak tüttürüldükten sonra gerekirse canlarını vermeli; fakat ocağın sönmesine müsaade etmemeliydiler. Bu geri adım atmak olurdu. Onlar için ölmek var; fakat geri adım atmak yoktu. Kenetlendiler. Okulun kapısına durdular ve çocuklarını almak için gelen velilere:

— Bize güvenin. Çocukları, sizin koruduğunuzdan daha iyi korumaya söz veriyoruz. Hepimizin cesedi çiğnenmedikçe çocukların kılına zarar gelmeyecek, dediler.

Veliler bu kararlılık karşısında ağızlarını açıp tek kelime konuşamadılar. Çocuklarını emîn ellere bırakmanın huzuru içinde evlerinin yolunu tuttular.

6–7 ay geçmiş; fakat para göndermeleri gereken eğitim gönüllülerinden bir ses çıkmamıştı. Muammer Bey, bu konuları konuşmak üzere Türkiye'de eğitim gönüllülerinin bulunduğu şehre gitmeye karar verdi. Bulunduğu yerde cep telefonu bulmak ve kullanmak mümkün değildi. Sâbit telefonların dakikası ise, on dolardı. Onun için Türkiye'ye geleceğini dostlarına haber veremeden otobüse bindi. Yolculuk esnasında not almak için elini cebine attığı zaman, kalemini kaybettiğini fark etti. Otobüsten indiğinde kendisini merhum Salih Zeki Bey karşıladı. "Âniden lâzım olursa, cebimde bulunsun." diyerek bir kalem almak için kırtasiye dükkânına girdi. Kalemi alıp dışarı çıktığında, yabancı olmayan bir ses duydu:

— Şu adam, Muammer'ime ne kadar da benziyor.

Dondu kaldı. Bu annesinin sesiydi. Onun buralarda ne işi vardı? Annesini çok özlemişti. Kendisini bekleyen işleri hallettikten sonra, fırsat bulursa, annesini ziyaret edecekti. Fakat annesini birdenbire yanında görmüştü. Hemen koşup ellerini öptü. İkisinin de gözyaşları birbirine karışmıştı. Annesi, Muammer'in küçük kardeşini sıkıştırmış ve:
— Muammer'imin kokusunu alıyorum. O zaman zaman kendilerine yardım eden şehre gelip gider. Mutlaka orada haberleştiği kişiler vardır. Belki bir haber alabiliriz. Beni oraya götür, demişti.

Oğlu ne kadar: "Ağabeyimin orada ne işi var? O şimdi Kuzey Irak'ta, Erbil'de..." demişse de, annesinin ısrar etmesine dayanamamış, ağabeyini göreceğine ihtimal vermese de, annesiyle beraber yola çıkmıştı. Şimdi ağabeyi, karşısındaydı.

Muammer Bey eğitim gönüllüleriyle gerekli görüşmeleri yaptı. Oradaki nazik durumu anlattı ve öğretmenlerin fedakârlıkları hakkında bilgi verdi. Onlar da anlatılanlardan çok etkilendiler ve aralarında yaptıkları görüşmeler neticesinde, kendi işleri kötü olsa bile, Erbil'de canları dâhil her şeylerini ortaya koyarak hizmet etmeye çalışan öğretmenlerin maaşlarını Muammer Bey'e teslim ettiler. O da hemen Erbil'e doğru yola çıktı. 13 Ocak 1995'te Kuzey Irak'a girdikten sonra kendisini Erbil'e götürecek bir arabaya bindi. Şehre 30 km kaldığında, savaşın şiddetlendiği haberi gelmişti. Şoför daha ileri gidemeyeceğini söyledikten sonra, onu arabadan indirdi ve geri döndü. Zaten yollar da kapatılmıştı. Bırakıldığı yer dağ başı gibiydi. Ne yapacağını şaşırdı. Geceyi nasıl geçireceğini düşündü. Çaresiz dolaşırken biraz ileride bir cami görür gibi oldu. Avludan içeriye girdi, caminin bahçesinde geceyi geçirmeye karar verdi. Hafifçe kestirir gibi oldu. Gözlerini açtığında çok üşüdüğünü fark etti. Tekrar dışarı çıktı. Yolda birisine rastladı ve zor durumda olduğunu geceyi geçirecek bir mekâna ihtiyacı olduğunu anlattı. Adam onu evinde misafir etti. Ertesi gün bir saatliğine Erbil'e giden yol açıldı. Muammer Bey, hemen soluğu okulda arkadaşlarının yanında aldı. Savaş devam ettiği için, dört ay Erbil'den dışarıya adım atamadılar. Tank, top, mermi sesleri altında, bulundukları ülkenin geleceğini şekillendirecek eğitim faaliyetlerine devam ettiler.

Ve 17 Haziran 2006 tarihinde İstanbul Kongre ve Gösteri Salonu'nda yapılan Türkçe Olimpiyatı'nda Erbil'deki Işık Koleji'nden yarışmaya katılan talebeler, yapılan çalışmaların, sarf edilen emeklerin, ekilen tohumların boşa gitmediğini haykırıyorlardı.